Arzunun Politik Ekonomisi: Cinsel Serbestleşme ve Metin Fetişizminin Yeni Ufku

Arzunun Politik Ekonomisi: Cinsel Serbestleşme ve Metin Fetişizminin Yeni Ufku

Düşünce dünyasının temeli maddi dünyada yatmaktadır. Her ne kadar fikirler dünyası belirli bir ölçüde özerklik sergilese de, bu özerklik maddi dünyanın izin verdiği ölçüde sınırlıdır. Bu noktada, feminizmi mümkün kılan şeyin mutfak aletleri teknolojisindeki ilerleme, özellikle de buzdolabı ve indüksiyonlu ocak olduğunu söyleyebilirim.

Ancak bu yazıda, etkisini ve orta vadeli sonuçlarını ancak şimdi görmeye başladığımız başka bir zihniyet değişikliğini ele alacağım: cinselliğin özgürleşmesi.

1960 yılında, FDA, progesteron ve östrojenin birleşiminden oluşan ilk oral kontraseptif olan Enovid'i onayladı. Bunun hemen ve doğrudan sonucu, 68 kuşağı ve cinsel devrim oldu. Prezervatif ve geri çekme gibi doğum kontrol yöntemleri eski çağlara kadar uzansa da, bunlar ya zahmetliydi, ya başarısızlık oranı yüksekti, ya ameliyat gerektiriyordu ya da hayatı tehdit eden bir risk oluşturuyordu.

Enovid sayesinde insanlık, tarihte ilk kez en tehlikeli cinsel yolla bulaşan hastalığı zahmetsizce ve neredeyse tamamen kontrol altına almayı başarmıştı: Çocuk

Diğer cinsel yolla bulaşan sorunların aksine, bu sorun ölümden sonra bile devam eder ve taşıyıcıya büyük bir yük getirir. Bu sorun kontrol altına alındığında, özgür cinsellik nihayet bir fikir olarak kök salabildi ve bu süreç 68 kuşağıyla başladı. Cinsel devrim, teorik olarak herkesin cinselliğe özgürce erişebileceği bir ütopya vaat etmişti. Ancak, Eva Illouz'un da belirttiği gibi, bu fikir uygulamaya konulduğunda “cinsel sermaye” kavramını ortaya çıkardı. Geleneksel ahlakın dayattığı “kısıtlayıcı” kurallar kaldırıldığında, cinsel çekicilik ve sosyal statü en önemli etki kaynakları haline geldi.

Tıpkı kapitalist serbest piyasa ekonomisinde sermayenin azınlığın elinde birikmesi gibi, cinsel piyasada da arzunun belirli bir azınlıkta yoğunlaştığı, geri kalanların ise “cinsel yoksulluk” eşiğinin altında kaldığı bir yapı ortaya çıkmıştır. Ben, incel ve femcel kültürünü bu bakış açısıyla, “dağıtım adaletsizliğine” karşı bir proleter öfke olarak yorumlamayı tercih ediyorum.

Elbette kapitalizm, çözümlere dayalı bir politik ekonomi sistemidir. Bir sorun varsa, zeki bir girişimcinin bunu bir meta haline getirerek çözebileceğine inanılır. Bugün mevcut çözümler arasında OnlyFans, dijital flört platformları, yapay zeka arkadaşları veya seks işçiliğinin normalleştirilmesi yer almaktadır.

Aslında tüm bunlar, cinselliği bir “kamu hizmeti” ya da “satın alınabilir bir meta” haline getirerek bu gerilimi hafifletmeye yönelik girişimlerdir. Zira bazıları için sorun olan şey, başkaları için kâr kaynağı olabilir. Bir şey kıt ve eşitsiz bir şekilde dağıtılıyorsa, kapitalizm onu standartlaştırır ve ona bir fiyat biçer. Ancak buradaki tehlike, insan ilişkilerinin yerini bir işlemin almasıdır. Cinsel kaynakların dağıtımından yararlananların, sahip oldukları varlığın piyasada bir fiyat etiketi taşıdığını rahatsızlık duymadan nasıl kabul edebileceklerini bilemiyorum.

Bu geçişin yaratacağı en büyük sorun, insanlığın nesneleştirilmesidir. Cinsellik bir meta olarak görüldüğünde, “arzunun mekanizasyonu” ve “sınıf ayrımının derinleşmesi” ortaya çıkar. Arzunun mekanizasyonu derken kastettiğim, insan vücudunun ve duygularının salt bir “hizmet sağlayıcı”ya indirgenmesidir. Bu, Marx’ın “yabancılaşma” teorisinin en uç tezahürüdür; birey, kendi arzusundan ve kendinden yabancılaşır. Sınıf ayrımının derinleşmesi derken kastettiğim şey, “kaliteli” ve “organik” cinselliğin yalnızca üst sınıflara erişilebilir bir lüks haline geldiği, “sentetik” ya da “satın alınmış” cinselliğin ise kitlelerin afyonu haline geldiği bir gelecek senaryosunun ortaya çıkmasıdır.

Bu durumda normatif bir tutum sergilemeyi insanların tercihlerine saygısızlık olarak gördüğüm için, bu değişikliğe ilişkin özel bir olumlu ya da olumsuz bakış açım yok. Durumu tanımlamaya ve olası sorunları tespit etmeye odaklanıyorum. Bununla birlikte şunu da belirtmeliyim ki, cinsel fırsatların eşitsiz dağılımını bir sorun olarak görmeyen kişilerle, gelir eşitsizliğini bir sorun olarak görmeyen sermaye sahipleri arasında hiçbir fark görmüyorum.

Foucaultcu bir bakış açısıyla, sistemin “cinsel olarak yoksun bırakılmış” kişileri (incel/femcel demografisi) nasıl yönettiğini ele almanın da gerekli olduğunu düşünüyorum. Incel kültürü artık sadece sosyolojik bir fenomen olarak değil, bir “güvenlik tehdidi” (radikalleşmenin yuvası) olarak görülüyor. Devletin bu “fazla nüfusu” rehabilite etmeye ve kontrol altında tutmaya çalıştığını kabul etmeliyiz. Bu amaçla, çeşitli ülkelerde yalnızlık bakanlıkları ve sosyal entegrasyon programları gibi belirli kontrol mekanizmaları uygulanmaya başlandı. Ancak bu önlemler, sorunu çözmekten ziyade, onu izlemeyi ve kontrol altında tutmayı amaçlıyor. Bu durum bana Yorgos Lanthimos’un Lobster filmini hatırlatmakta; bu filmde, bir partner bulamayan insanlar belirli bir süre sonra hayvanlara dönüştürülmekteydi.

Söylediklerimin yanı sıra, bir başka sorun teşkil edebilecek son bir nokta daha var. Cinselliğin tamamen metalaşması ve ilişkilerin çöküşü, doğum oranlarının düşmesine yol açıyor ve dolayısıyla kapitalizmin ihtiyaç duyduğu “yeni işgücü” ve “tüketiciler”in arzını tehlikeye atıyor. Kapitalizm, kendi yarattığı cinsel özgürleşme ve metalaşma süreci aracılığıyla kendi geleceğini (demografisini) baltalamakta. Ancak, yapay zeka ve otomasyon teknolojisinde kaydettiğimiz hızlı ilerlemeyi göz önüne aldığımızda, bu durum bu soruna bir çözüm bulma çabasını temsil etme ihtimali de var.

Sistem tarafından sunulan bu “çözümlerin” en sofistike örneği, bugün OnlyFans gibi platformlarda gördüğümüz yeni nesil etkileşimdir. Tarihsel olarak, seks işçilerinin tabelalarında sergilediği “Satılık Aşk” ifadesi, aslında sadece fiziksel bir işlemden daha fazlasını vaat ediyordu; bir tür samimiyet, dinleme ve duygusal boşlukların doldurulmasını vaat ediyordu. Bugün OnlyFans, pornografiyi sadece bir “izleme nesnesi” olmaktan çıkararak ve bunun yerine kullanıcının içerik üreticisiyle “konuşabileceği” bir samimiyet yanılsaması pazarlayarak bu eski geleneği dijital bir fabrikaya dönüştürmüştür.

Ancak buradaki asıl dönüm noktası, bu samimiyetin kendisinin endüstriyel bir üretim hattına indirgenmiş olmasıdır. Kullanıcının “kişisel” bir bağ kurduğuna inandığı bu dijital etkileşimlerin arkasında, çoğu zaman ne içerik yaratıcısı ne de gerçek bir duygu vardır; karşı tarafta ya bir profesyonel mesajlaşma uzmanı (chatter) ya da gelişmiş bir yapay zeka botu bulunur. Bu durum, samimiyetin sadece bir meta haline gelmesini değil, aynı zamanda tamamen simüle edilmesini de ifade eder. İnsanlık, başka biriyle bağ kurma ihtiyacını o kadar şiddetli bir “kıtlık” olarak algılar ki, bu ihtiyacın tamamen sahte/algoritmik bir kopyası için bile bedel ödemeye razı hale gelmiştir.

Sonuç olarak, 1960’da Enovid ile başlayan cinsel özgürleşme yolculuğu, paradoksal bir şekilde, en derin insani ihtiyacımız olan samimiyetin tamamen mekanize hale geldiği bir pazara götürmüştür bizi. Üst sınıfların “organik” bağlarını statü sembolü olarak koruduğu, geri kalanların ise yapay zeka botlarının sahte şefkatiyle teselli bulduğu bu distopya içinde, insan ruhu her bakımdan fiyatlandırılmış bir stok kalemi haline gelmiştir. Tezgahın üzerindeki o eski tabela, günümüzün yüksek çözünürlüklü dijital ekranlarında tarihin en dürüst ama en soğuk gerçeğini fısıldamaya devam ediyor:

Satılık Aşk.

21 April 2026 / Montreal

Read more

Kuşaksal Metabolizma: Kurumsal Durgunluk ve Yeni Kuşağın Sorumluluğu

Kuşaksal Metabolizma: Kurumsal Durgunluk ve Yeni Kuşağın Sorumluluğu

Tarihin önceden belirlenmiş bir gidişatı, mistik bir amacı ya da gizli, tekrarlayan bir senaryosu yoktur. Bununla birlikte, insan toplumlarının iki değişmez maddi gerçeği vardır: insan biyolojisinin sınırlı ömrü ve kurumların zamanla katılaşarak esnekliğini yitirmesi. İktidarı elinde tutan egemen neslin biyolojik yaşlanması, kurdukları sistemlerin değişen teknolojik ve ekonomik gerçeklere yanıt verememesi

By Ayhan Eren Babayigit
Marquis de Sade'ı Yakmalı mıyız? Yoksa Başucunda mı Tutmalıyız?

Marquis de Sade'ı Yakmalı mıyız? Yoksa Başucunda mı Tutmalıyız?

Instagram Reels akışımda adını açıklamaya çekindiğim bir video oyunu keşfettim. Bu oyun, itch.io'dan kaldırılmış ve platformun şartlarını karşılamadığı için Steam'de zaten mevcut değil. USDT ile bir e-posta adresine göndermek gibi yöntemlerle satın alınabiliyor. Sonuç olarak, çeşitli kurumlar halkın bu oyunu görmesini mümkün olduğunca engellemeye çalışmış.

By Ayhan Eren Babayigit