Yeni Dokunulmaz: Sermayenin İllüzyonu ve Her Yerde Mevcut Leviathan
Sermayenin İllüzyonu
Günümüzün entelektüel dünyasında, medyasında ve akademisinde, tüm toplumsal krizlerin suçu, işin kolaylığına bakılarak yalnızca küresel sermayeye atfedilmektedir. Çevre kirliliği, sermayenin suçu. Ekonomik eşitsizlikler, sermayenin suçu. Göç krizi, sermayenin suçu. Elbette, sermayenin bu sorunlar üzerindeki etkisi hiçbir şekilde göz ardı edilemez.
Bu makale, sermayenin dünyaya verdiği zararı görmezden gelmeyi amaçlamamaktadır. Ancak, sermayeye yönelik bu yoğun eleştiri, gözümüzün önündeki çok daha devasa ve gerçekten dokunulmaz devlet aygıtını gizleyen devasa bir ideolojik perde işlevi görmektedir.
Şirketler boykotlar, ikame ya da iflas yoluyla ortadan kalkabilir, ancak devlet, tüm bu piyasa dinamiklerinin dışında kalan tek mutlak tekeldir. Bir şirket, tüketiciler ve üreticiler tarafından feshedilebilir. Oysa bugüne kadar, bir devletin tüzel kişiliğini sona erdirebilen tek şey başka bir devlet olmuştur (Theda Skocpol’un da belirttiği gibi, devrimler aslında devletleri ortadan kaldırma değil, yeniden inşa etme süreçleridir).
Günümüzde insanlar, teknoloji devlerinin veri toplama uygulamaları konusunda haklı olarak endişe duyuyorlar. Ancak, insanları hapse atma ve bazı durumlarda hatta öldürme yetkisine sahip devlete boyun eğmeleri oldukça kafa karıştırıcıdır. Dört yılda bir oy kullanmanın, insanlar arasında devletin bir anlamda kendileri olduğu yanılsamasını yaratması, bunda kesinlikle rol oynamaktadır.
Mikro Devletler ve Çifte Vergilendirme İkilemi
Amerika Birleşik Devletleri’nde hızla yaygınlaşan bir trend olan Ev Sahipleri Derneği (HOA) kavramı, bir süredir aklımı meşgul ediyor. Böyle bir düzenlemeye tamamen yabancı olduğu bir coğrafyadan geldiğim için, HOA sistemiyle ilk karşılaşmam distopik bir mikrokozmos keşfetmek gibi hissettirdi. Görünüşe göre HOA’lar 1970’lerden bu yana giderek yaygınlaşmış ve bugün yeni bir imar projesinde HOA’sı olmayan bir mülk bulmak oldukça zor hale gelmiştir. HOA, bir konut bölgesi, planlı topluluk veya apartman binasını yöneten, yasal olarak kurulmuş özel bir kuruluştur.
Bir HOA, ilk bakışta oldukça basit bir yapı gibi görünebilir; zira çok demokratik bir ilkeye dayanır: yani, bir mahalleyi yöneten kurallar o mahallenin sakinleri tarafından belirlenir. Ancak bu yapılar, devletin her alanda etki gösterme arzusunun bir ürünüdür. Devlet, HOA’lar gibi yerel ve mikro kurumlar aracılığıyla insanların yaşam tarzlarına müdahale eder.
Bir HOA topluluğunda ev satın alan bir kişi, mülkiyet haklarını ve kişisel özgürlüklerini tamamen kısıtlayan, CC&R’ler (Sözleşmeler, Koşullar ve Kısıtlamalar) olarak bilinen totaliter bir kurallar dizisiyle karşı karşıya kalır. HOA, ev sahibinin evini hangi renge boyayacağına, çimlerinin ne kadar uzun olacağına ve hafta sonları müzik dinleyip dinleyemeyeceğine dair kararlarına müdahale etme yetkisine sahip olduğunu düşünür.
Bu kurallara uymayan sakinlere uygulanan keyfi para cezaları ve hatta el koyma yetkileri, bu derneklerin minyatür hükümetler gibi işlediğinin kanıtıdır. Aslında durum hükümetten bile daha kötüdür, çünkü hükümetin baskısını sınırlayan belirli kurallar vardır.
Bu durumun en adaletsiz yönü ise çifte vergilendirmedir. Vatandaşlar yerel belediyeye emlak vergisi öderler ancak karşılığında hizmet alamazlar; üstelik aynı altyapı için fahiş HOA aidatları da ödemek zorundadırlar. Bunun nedeni, ABD yasalarına göre vergi toplama yetkisinin yalnızca eyalete ait olması ve eyaletin bu haktan feragat edememesidir. HOA buna “aidat” diyor, ancak gerçekte bu, belediyenin sağlamakla yükümlü olduğu hizmetlerin maliyetini karşılıyor.
Sermaye, bize para karşılığında bir mülk sattığını ve böylece bizi özgür kıldığını iddia eder; ancak o mülkü edindiğimiz anda, en özgürlükçü göründüğü kapitalizmin tam kalbinde bile, piyasa rasyonalitesiyle değil, devletin çok tanıdık bürokratik ve cezalandırıcı “düzenleme” mantığıyla karşı karşıya kalırız. İşte tam da bu noktada HOA devreye girer. En liberal ekonomilerde bile devlet aygıtı o kadar baskındır ki, özel şirketler (müteahhitler) bile bir mahalle geliştirirken serbest piyasa ilkelerini değil, devletin yukarıdan aşağıya doğru kontrolcü yasama-yürütme-yargı modelini taklit ederler.
Kapsayıcılık ve Dışarıda Bırakılanlar Masalı
Burada, belki de devletçilerin en çok dayandıkları argümanı tartışabiliriz: kapsayıcılık. Şirketler yalnızca kendilerine ödeme yapan müşterilere hizmet eder, ancak hükümet herkes için vardır. Bununla birlikte, devlet aygıtının genişlemesini meşrulaştırmak için öne sürdüğü “refah devleti” ve “kapsayıcılık” iddiaları yapısal aldatmacalardır.
Bu ikiyüzlülüğü örneklemek için kendi deneyimimden bir örnek vereyim. Benim gibi “öğrenim izni” sahibi, Kanada’da aktif olarak çalışan ve vergi ödeyen, ancak sosyal sigorta gibi haklardan mahrum bırakılan insanlar var. Çalışarak gelir elde eden vatandaşlarla aynı şekilde vergilendiriliyoruz. Ancak oy kullanma hakkına ya da sosyal devletin sağladığı hakların hiçbirine sahip değiliz.
Kanada bu açıdan en kötü ülke değildir. Hatta belki de en iyilerinden biridir. Günümüzde “gelişmiş refah devletleri” olarak adlandırdığımız ülkelerin perde arkasında, geçici statüye sahip göçmenler – ekonominin her alanını canlandırmalarına rağmen – sağlık hizmetleri, işsizlik yardımları ve adil öğrenim ücretleri gibi temel yeniden dağıtım mekanizmalarının dışında tutulmaktadır.
Devlet, bu insanları sosyal sözleşmenin eşit ortakları olarak değil, yalnızca sessiz sömürü hedefleri olarak görmektedir. Burada sadece göçmenlerin durumundan bahsettiğimi sanmayın. Aslında devletler, kendi vatandaşlarına da bu şekilde bakmaktadır. Bazı temel haklar, toplumsal mücadelenin sonucu olarak kazanılmıştır. Sosyal sözleşme bir mittir. Devletler, halk ayaklandığında onu yatıştırmak için belirli hizmetleri sunan, kendi çıkarları tarafından yönlendirilen suç örgütlerinden başka bir şey değildir.
Organize Suç Örgütü Olarak Devlet ve “Olağanüstü Hal”
Charles Tilly’nin, devletin haraççılık taktikleri kullanılarak yönetilen organize bir suç örgütü olduğu yönündeki argümanını hatırlamakta fayda var. Bu durum değişmedi, değişmiyor ve değişmeyecek – ne geçmişte, ne şimdi, ne de gelecekte.
Devletin sağladığı kamu hizmetleri – okullar, yollar veya hastaneler gibi – aslında, mahalle sakinlerine gıda yardımı dağıtarak meşruiyet kazanmaya çalışan mafyanın uygulamalarından hiçbir farkı yoktur. Mafya da, kontrolü altındaki kişilere istihdam sağlamak, zor zamanlarda onlara yardım etmek ve aralarındaki anlaşmazlıkları çözmek gibi belirli sosyal işlevleri yerine getirir. Eğer söylediklerimin mafya ya da organize suçu övdüğünü düşünüyorsanız, tek söyleyebileceğim, devlete gerektiğinden fazla saygı duyduğunuzdur.
Devletlerin kullandığı bu “kamu yararı” retoriği, halkın isyan etmesini engelleyen ve sistemin hayatta kalmasını sağlayan bir meşruiyet ve rıza üretme aracıdır.
Devletin mutlak iktidarı tehdit altına girdiğinde, hukukun üstünlüğü maskesi anında düşer. Giorgio Agamben’in Carl Schmitt’ten esinlenerek kavramsallaştırdığı “İstina Hali” kavramı bunu açıkça ortaya koymaktadır. Buna çok yakın zamanda, COVID’le mücadele ve terörle mücadele kisvesi altında tanık olduk. Her protesto ve toplumsal olayda bunun tekrar tekrar yaşandığını görüyoruz. Vatandaşlar itaat etmeyi bıraktığında, devletin maskesi anında düşer ve devlet, organize suç örgütü olarak gerçek doğasına geri döner.
Belki de halkın devlete karşı tek güvencesi olan hukuk, gerektiğinde farklı işliyor. Bir istihbarat teşkilatı ya da gizli servis bir vatandaşa zarar verdiğinde, “devlet sırları” kalkanı arkasında adalet ve şeffaflık tamamen imkansız hale gelir. Tıpkı bir mafya üyesi birini infaz ettiğinde mafyanın adaleti sağlamadığı gibi. İstihbarat ya da savunma kararlarını bir kenara bırakırsak, vatandaşların dış politikada bile söz hakkı yoktur.
Leviathan’ın Laik Ruhbanları: Akademi
Şimdi bu makalenin ana konusuna geçelim. Beni en çok rahatsız eden kısma. Hayatımızı kısıtlayan bu devlet aygıtının her krizde daha da genişletilmesini talep eden o facia grup: seküler ruhban sınıfı, yani akademik kurumlar.
2,5 yıldır Kanada’da yaşıyorum. Fırsat buldukça üniversitedeki tartışmalara ve panel toplantılarına katıldım. Kampüs koridorlarında ve seminer salonlarında her gün bu devlet fetişizmiyle ilgili aynı eski söylemleri dinlemek zorunda kalmak bende bir tür zihinsel klostrofobiye yol açıyor. Varlığı devlet fonlarına bağlı olan bu seküler din adamları, her krizde otomatik olarak “devleti ve bürokrasiyi genişletmeliyiz” sonucuna varıyorlar. Hükümet çoğu zaman sorunun çözümü değil, sorunun ta kendisidir.
Aslında bu tutumu anlıyorum. Batılı akademisyenler, gerçekte kendi güçlerini, otoritelerini ve bütçelerini genişletmeye çalışan, kendi çıkarlarını gözeten aktörlerdir. Bu gerçeği göz ardı etmemiz yanlış olur.
Devlet fonlarına mali bağımlılıkları nedeniyle üniversiteler, devlet müdahalesine bilimsel bir gerekçe sağlayan, rıza üretimi için kurumsallaşmış birer birimdir.
Günümüzde, herhangi bir konuda YouTube’a video yükleyen herhangi bir kişi, bir akademisyenden daha akademik özgürlük ve tarafsızlığa sahip olma şansına sahiptir. Bugün, akademide üretilen hiçbir bilgiyi ciddiye alma şansımız yoktur. Geçmişte, akademisyen sayısı sınırlı olduğu için bir miktar güce sahiptiler ve bundan akademik özgürlük elde edebiliyorlardı. Ancak bugün akademisyenler, diğer tüm işçiler gibi, birbirinin yerine geçebilen makine parçalarına indirgenmiştir.
Bizi gerçekten boğan güç piyasa değil, hayatın her anına sızarak nefes alacak yer bırakmayan devlet aygıtıdır. Gerçek kurtuluş, bu kutsal Leviathan’ın sınırlarını acımasızca geriye itmekle başlayacaktır. Mesela istediğiniz şey ekonomik büyüme ise, gelir vergisini kaldırın. Bugün, her siyasi sorun daha az devletle çözülebilir. Bu nedenle, devletin boyutunu küçültmek bir tercih olmaktan çıkıp bir zorunluluk haline gelmiştir.
23 Haziran 2026 / Montreal