Kılıç ile Çizelge Arasında: ABD’de Egemenlik Gösterisi ve Kanada’da Biyopolitik Tasfiye

Kılıç ile Çizelge Arasında: ABD’de Egemenlik Gösterisi ve Kanada’da Biyopolitik Tasfiye
Bu görsel, Gemini AI görsel oluşturma aracı kullanılarak oluşturulmuştur

Modern devletlerin göç yönetimi pratiklerinde iki ayrı yöntem göze çarpmaktadır. Bunlar teşhir edilmiş şiddet ve bürokratik nezakettir. Bu ikisinden hangisinin ontolojik açıdan daha dürüst olduğu konusuna gelince, bu, Foucault’ya danışmadan cevap vermememiz gereken bir sorudur. Bu farklılık, Amerika Birleşik Devletleri ile Kanada’nın birbirinden farklı sistemleriyle son derece net bir şekilde ortaya konmaktadır.

Görsel dehşet, bedeni hedef alma ve ölüme karar verme hakkı; klasik ve antik dönemde özellikle karşımıza çıkan, Foucault'nun Egemen İktidar adını verdiği iktidar biçimidir. Diğer biçimdeki iktidara ise yönetimsellik (govermentality) ve biyopolitika kesişimi diyebiliriz.

Egemen iktidar ve biyopolitika dışında Kafka'nın eserlerinde sıklıkla karşımıza çıkan bürokratik absürdizm kavramı da bu olguyu açıklamak için ideal bir zihinsel çerçeve oluşturmaktadır. Bürokratik absürdizm, insanların mantık arayışı ile kuralların, formların ve makinalaşmış kurumların yarattığı mantıksız ve kısır döngü hâlin adıdır.

Egemen iktidar, kendisini sınır, beden ve görünür cezalandırma üzerinden kanıtlar. Bunlar halka açık giyotinle idam, işkence, insanların evlerinden zorla kaçırılıp gözaltı merkezine toplanması gibi aklımıza gelebilecek çeşitli şiddet örnekleri olabilir.

ABD'deki Trump dönemi ICE (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Kurumu) baskınları, insanların gözaltı merkezlerine toplatılması ve fiziksel sınır dışı etme sahneleri, tam olarak egemen iktidarın sergilediği (veya sergileyeceği) doğrudan ceza gösterisi örnekleridir. Bu da iktidarın oldukça ilkel ve tiyatral bir biçimidir.

ABD modelinde kolluk kuvvetlerinin varlığı, göçmenlerin ve insanların karşısında net bir ''fail'' ve ahlaki olarak karşı durulabilir somut bir ''düşman'' yaratmaktadır. Şiddeti uygulayan ICE görevlisi maskeli olsa da (tıpkı eski kralların cellatları gibi) kurumun adı, araçlarının ve kıyafetlerinin üzerinde yazmakta ve emri veren kralın kim olduğu apaçık bellidir.

Görünür fiziksel şiddet, ezilen tarafta net odaklanmış bir öfke, vicdanlı insanların karşısında kamuoyu görünürlüğü ve destek verenlerle birlikte kolektif direniş zemini inşa etme potansiyeli taşımaktadır. Braveheart filmindeki halka açık idam gibi kültürel arketiplerde çarpıcı bir şekilde ölümsüzleştirildiği üzere, iktidarın uyguladığı vahşet, izleyicinin ahlaki bağlılığını kaçınılmaz olarak darağacındaki idam mahkûmuna yöneltir; asla cellada değil.

Ancak biyopolitikada modern iktidar çok daha sinsi hareket eder. Bedenlere vurmak yerine nüfus akışlarını ve yaşam koşullarını düzenler. Burada şiddete başvurmayacak kadar vicdanlı ve olgun bir iktidardan bahsetmiyorum. Hedef gösterilemeyecek kadar kendini gizleyen ve direniş daha oluşmadan önünü kesen profesyonel bir iktidar karşımızda duruyor.

Kanada yasal göçmen haklarını silahlı polisle değil; puan sistemleri, vize kotaları ve mevzuat güncellemeleriyle sessizce budamaktadır. Yapılan düzenlemeler o kadar profesyoneldir ki mağdurun neden mağdur olduğunu anlayabilmek için ciddi göç mevzuatı ve hukuk bilgisine sahip olmak gerekir. Yapılan birkaç kelime değişimiyle puan sistemi bir anda erişilemeyecek bir çıta, vize kotaları kabul edildiğin okul veya işe gidememek anlamına gelebilir. Ancak mağdur açısından kime hınç duyacağın belirsiz; mağdura sempati duyan insanlar için ise ona ne olduğu anlaşılamayacak kadar karmaşıktır.

Kanada yasal güvencesizleştirme yoluyla, mesela çalışırken ödedikleri sağlık sigortası veya işsizlik ödeneğinden faydalanmalarına izin vermeyerek veya halihazırda işi olan insanların çalışma izinlerini uzatmayarak devlet eliyle zorla insanları dışarı atmak yerine, kendi kendilerini sınır dışı etmeye zorladığı bir biyopolitik mekanizma işletmektedir.

Kanada'nın bu sert kısıtlamaları söylemsel olarak ''sistemin sürdürülebilirliği'' ve ''kamu yararı'' gibi liberal bir dil ile meşrulaştırılmaktadır. Yeni başvuran insanlar değil, ancak halihazırda ülkenin içinde yer alan işçiler ve öğrenciler, Kanada'nın onlara sunduğu belirli vaatler ve programlar sonucunda kabul alıp buraya gelmiş insanlardır. Hayatlarının düzenini burada kurmuş ve pek çoğu geldikleri yerdeki tüm gemilerini yakıp buraya gelmişlerdir. Kanada eğitim sisteminin finansmanını yabancı öğrenciler üzerinden sağlamış ve sosyal devletini ise göçmen işçilerin emekleri üzerinden kurmuştur. Ancak yaşanılan ekonomik sorunların faturası, güvencesi ve hakları zayıf göçmenlerin üzerine kesilmekte ve Kanada, Trump'ın göçmenlere açtığı savaştan farksız ve hatta daha sinsi bir savaş yürütmektedir.

Kafka'nın Dava eserinde Josef K. bir sabah nedeni bilinmeksizin tutuklanır, ancak yargılaması devam ederken serbest kalacağı söylenir. Bütün bir kitap boyunca hangi konudan yargılandığını öğrenmeye çalışır, herkes yargılandığını biliyordur, ancak kimse onun neden yargılandığını söyleyemez. Burada ulaşılmaz karar merkezleri ve yüzsüz otorite Kanada'da göçmenlerin karşılaştığı bürokratik şiddeti açıklamak için birebirdir. Her bir geçici göçmen her sabah bir Josef K. olarak uyanmakta ve gününü, Kanada göçmenlik kurumunun kendisini ülkede kalmaya layık görüp görmediği sorusuna cevap arayarak tüketmektedir.

Göçmenlik portalındaki doldurulması gereken formlar ve istenen kanıtlar, sürekli değişen puan barajları ve asla beklenen sürede yanıt alınamayan dijital başvurular her geçici göçmen için Kafkaesk bir ortam yaratmaktadır.

Bürokratik sistem, başarısızlığın faturasını devletin politikalarına değil (nasılsa bu insanları ülkeye alan aynı parti olmasına rağmen) bireyin kendi ''yetersiz puanına' keserek suçluluk hissini göçmenlere aşılamaktadır. Vicdanlı insanların gözünde ise mağdur olmak kendi suçları olarak yansıtılmaktadır.

Yüzleşecek, pazarlık edecek veya karşı durulacak insani hiçbir aktör yoktur. İktidarın ne veya kim olduğu bile belirsizdir. Tüm seçilmiş veya atanmış görevliler bir yerden gelen emirleri uygulayan emir kulları gibi davranmaktadır. İşin acı tarafı, bu şekilde hissetmektedirler ve bu hislerinde de samimilerdir. Göçmenlerin pazarlık edebilecekleri hiçbir unsur yoktur. Göçmenler ''Temsil yoksa vergi de yok'' ilkesinin tamamen ihlal edildiği bir grup insandır.

Fiziksel şiddet, kurbanı en azından bir ''tehdit ve muhatap'' olarak tanımakta, bürokratik şiddet ise onu doğrudan bir ''istatistiksel veri'' olarak yok saymaktadır. Fiziksel şiddet, onlara destek olabilecek vicdanlı insanların gözünde mağdurlar yaratmaktayken, bürokratik şiddet ise olası bir direnişe hiç izin vermemektedir. Sonuçta yapılan iş aynıdır, amaçlar aynıdır, altında yatan düşünce aynıdır. Sadece steril ve estetik görünen yöntem aslında göründüğünden daha acımasızdır.

Aradaki gerçek fark şudur. ABD’deki ICE baskınları ülke çapında protestolara ve mağdur göçmenlerle dayanışmaya yol açarken, Kanada’nın izlediği yaklaşım, başbakanın televizyona çıkıp soğuk bir teknokratik gururla örtülü bir şekilde utanmadan, uluslararası öğrenci sayısının yüzde 60, uluslararası işçi sayısının ise yüzde 75 azaldığıyla utanmazca böbürlenmesine imkân vermiştir.

İnsan hakları söylemini benimseyen liberal devletler, şiddeti tekniğe ve mevzuata dönüştürerek aslında daha mutlak ve güçlü bir iktidar kurmaktadır. Tüm o sevimli liberal maskenin altında oldukça makineleşmiş ve vicdansız her zamanki iktidar gerçeği yatmaktadır. Bu durum sadece göçmenler için değil, tüm vatandaşlar ve hatta tüm insanlar için de geçerlidir. Egemen iktidarda en azından şiddetin faili bellidir. Ancak diğerinde haklarımız için çok daha büyük bir tehlike söz konusudur.

Durumu bir otopsi gibi düşünün. Bir tarafta hangi kesici alet veya ateşli silahla açıldığı belli bir yara, diğer tarafta ise ölüm nedeni belirsiz bir başka beden. En azından ilkinin failinin bulunabileceğini umabiliriz. İkincisi için ise ne olduğunun analizini yapmamız bile oldukça güçtür.

Ottawa - 14 Ağustos 2026

Read more

Yeni Dokunulmaz: Sermayenin İllüzyonu ve Her Yerde Mevcut Leviathan

Yeni Dokunulmaz: Sermayenin İllüzyonu ve Her Yerde Mevcut Leviathan

Sermayenin İllüzyonu Günümüzün entelektüel dünyasında, medyasında ve akademisinde, tüm toplumsal krizlerin suçu, işin kolaylığına bakılarak yalnızca küresel sermayeye atfedilmektedir. Çevre kirliliği, sermayenin suçu. Ekonomik eşitsizlikler, sermayenin suçu. Göç krizi, sermayenin suçu. Elbette, sermayenin bu sorunlar üzerindeki etkisi hiçbir şekilde göz ardı edilemez. Bu makale, sermayenin dünyaya verdiği zararı görmezden gelmeyi

By Ayhan Eren Babayigit